
Geleneksel ve erkek bir anlatı sanatı dalı olan meddahlık, kahvehanelerden dijital platformlara taşınırken kadınların sahneye çıkmasıyla yeni bir soluk kazandı. Dijital platformlarda meddahlık yapan Hanım, “bir direniş biçimi” diye tanımladığı meddahlığın ciddi bir sanat dalı olarak görülmemesi ve bu kültürel mirasa sahip çıkılmamasından şikayetçi.
Berfin Kahraman
Yüzyıllar öncesine dayanan, erkek egemen bir sanat dalı olarak görülen geleneksel bir anlatı sanatı olan meddahlık, değişen zamanla birlikte farklı formlarda yaşamaya devam ediyor. Bir dönem kahvehanelerde, meydanlarda ve düğünlerde halkla buluşan meddahlar, günümüzde dijital platformlarda da izleyiciyle buluşup hayat buluyor. 21. yüzyılda kadın anlatıcıların sahneye çıkmasıyla bu sözlü anlatım geleneği bir dönüşüm süreci yaşayıp yeni bir boyut kazanıyor.
7 yıl önce başladığı meddahlığa devam eden Ferdane Hanım, meddahlığın geçmişten günümüze uzanan yolculuğunu ve kadın anlatıcıların bu sanattaki yerini değerlendirdi.
Çeşitli sahne ve dijital platformlarda sürdüren Ferdane Hanım, meddahlığın Osmanlı döneminde özellikle 17. ve 18. yüzyıllarda en parlak dönemini yaşadığını ve tek kişilik sözlü anlatı performanslarına dayandığını anımsattı. Meddahların, yanlarında taşıdıkları baston ve mendil gibi basit aksesuarlarla çeşitli karakterlere bürünerek izleyiciye canlı hikâyeler sunduğunu aktaran Hanım, anlatıcının ses tonunun, mimiklerinin ve doğaçlama yeteneğinin, gösterinin temel unsurlarını oluşturduğunu belirtip “Meddahlık, sadece eğlendirme ya da bilgilendirme değil; aynı zamanda bir direniş biçimidir. Eskiden bir baston ve mendille hikâyemizi anlatırdık, şimdi mikrofonlar, ışıklar, sahne var. Ama temel olan tek şey hâlâ aynı, dinleyiciyle kurduğumuz bağ” dedi.
“Hafızaya sahip çıkma, görmezden gelinene dokunma, susana ses olma biçimi”
Sözlü kültür yoluyla aktarılan hikâyelerin, toplumların hafızasını taşırken aynı zamanda bireysel ve toplumsal ifade alanları da yarattığını vurgulayan Hanım, şunları söyledi:
“Meddahlık nasıl bir şey biliyor musun? Sadece sahne sanatı değil, gerçekten değil. Burası bir mücadele alanı. Ben sahneye çıktığımda sadece geçmişi anlatmıyorum. Aynı zamanda bugünü, bugün görünmeyenleri, duyulmayanları da görünür kılıyorum. Anlatmak, direnmenin en eski yoludur. Çünkü her hikâye, susan birinin yerine konuşur; her kelime, bastırılan bir sesin yeniden yankısı olur. Meddah, sadece eğlendiren değil, aynı zamanda topluma ayna tutan, zamana tanıklık eden kişidir. Ben sahnede, bir kadının bastırılmış öfkesini de anlatıyorum, bir çocuğun duyulmamış gülüşünü de. Bazen bir göç hikâyesinde kimliğini arayanları, bazen de sıradan bir mahallede yaşanan büyük sessizlikleri dillendiriyorum. Hikâyelerle iyileşiyoruz; çünkü anlatıldıkça yalnız olmadığımızı anlıyoruz. Meddahlık benim için sadece bir sanat değil; hafızaya sahip çıkma, görmezden gelinene dokunma, susana ses olma biçimi. Bu yüzden anlattığım her öykü, sadece geçmişin değil, bugünün de bir yansımasıdır.”
“Eşitsizliğe rağmen sahnelerde olmaya devam ediyoruz, edeceğiz”
Meddahlığın tarihsel olarak erkek egemen, kadınların görünürlüğünün sınırlı bir sanat dalı olduğuna dikkat çeken Hanım, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Kahvehanelerin ve kamuya açık sahnelerin erkeklere ait olduğu bir dönemde, kadınların anlatıcı olarak yer bulması mümkün değildi. Ancak toplumsal değişimlerle birlikte bu gelenek de dönüşmeye başladı. Başlarda ‘Kadından meddah mı olur?’ tepkileriyle karşılaştım. Ama anlattığım hikâyelerde kadınlar kendilerini buldukça işler değişti. Bugün seyircimin çoğu kadın ve en çok onlar sahip çıkıyor bu işe. Benim sahnede anlattıklarım, sadece masal ya da tarihi olaylar değil. Kadınların evde bastırdığı hayalleri, toplumsal rollerin içinde kaybolan sesleri, bir annenin iç sesi, bir genç kızın ilk itirazı… Yani kadının gündelik yaşamda yaşadığı her şey bu hikâyelerin bir parçası. Seyircim, bazen gözyaşlarıyla bazen kahkahalarla bana eşlik ediyor. Çünkü anlattıklarımın içinde kendini buluyor.
Meddahlar arasında kadın anlatıcıların sayısı oldukça az. Bu da kadın meddahların görünürlüğünü azaltıyor ve onları yalnızlaştırıyor. Kadınların toplumsal rolleri ve sorumlulukları nedeniyle sahneye düzenli çıkmaları veya uzun turnelere gitmeleri güç olabiliyor. Performansları ya da anlatım biçimleri erkek meddahlara kıyasla daha sert eleştirilere maruz kalabiliyor. Aslında bu benzer sorunları birçok meslek dalında yaşıyor kadınlar. Bugün tiyatro sanatçıları arkadaşlarımla konuştuğumda veya komedyen arkadaşlarımla konuştuğumda ne yazık ki aynı benzer sorunları yaşadığımızı maalesef ki görüyoruz. Yine de bunca eşitsizliğe rağmen sahnelerde olmaya devam ediyoruz, edeceğiz. Ayrıca kadın meddahlar, yalnızca anlatıcı değil; aynı zamanda temsil gücü olan, sesini duyuramayan birçok kadının sözcüsü hâline geldi.”
“Bir kültürel miras ama kimse bu mirasa sahip çıkmıyor”
Yeni kuşakların bu geleneği tanımamasının meddahlığın en büyük sorunu olduğunun altını çizen Hanım, değerlendirmelerine şöyle devam etti:
“Bugünün gençleri hikâyeleri ekrandan izlemeye, hızlı tüketmeye alıştı. Meddahlık ise yavaşlamayı, dinlemeyi, anlamayı gerektiriyor. Bir hikâyenin içine girip onunla nefes almak lazım. Ama günümüz kültürü buna pek sabırlı değil. Meddahlığın diğer önemli sorunu ise kurumsal ve kültürel destek eksiliğidir. Meddahlar hâlâ bireysel çabalarıyla sahne bulmaya çalışıyor. Bu bir kültürel miras ama kimse bu mirasa sahip çıkmıyor. Bu kadar eski bir geleneğin nasıl olur da desteklenmediği konusunda hayıflanıyorum. Ayrıca, meddahlık, ‘ciddi’ bir sanat dalı olarak bile görülmüyor. Bu algı özellikle kadın meddahlar için daha da katmanlı bir hal alıyor. Bazen hâlâ, ‘Anlatıyor işte biraz güldürüyor, o kadar’ deniyor. Oysa bir meddah; yazarı, yönetmeni, oyuncusu ve bazen sesi olmayanların sesi olmak zorunda. Bunu küçümsemek değil, tam tersine kültürel değer olarak görmek gerekir.
Tüm bu zorluklara rağmen, meddahlığın dirençli bir yapısı olduğuna inanıyorum. Bu anlatı biçimi binlerce yıldır hayatta kaldıysa, bugünü de atlatır. Yeter ki gerçekten sahip çıkılsın, yeni nesil anlatıcılar da yetişsin. Ben burada umudunu kaybetmedim. Geleneksel anlatı sanatlarının yeniden canlandırılmasının mümkün olduğuna inanıyorum. Özellikle gençlerle kurulacak bağın bu noktada belirleyici olduğunu düşünüyorum.”
“Sustuğumuzda sadece bir sanat ölmez, hafızamız da eksilir”
Bu geleneğin, teknolojik gelişmeler ve değişen kültürel dinamiklerle birlikte şekil değiştirdiğine dikkat çeken Hanım, meddahlığın görünürlüğü azalsa da hala yapıldığını ve sürdürülmesi gereken bir sanat olduğunu kaydedip sözlerini şöyle tamamladı:
“Günümüzde meddahlık, yalnızca tiyatro sahneleri ya da kültür merkezleriyle sınırlı değil. YouTube videoları, Instagram yayınları ve podcast’ler aracılığıyla anlatı geleneği yeni bir soluk kazanıyor. Geleneksel sözlü kültür, dijital mecralarda daha geniş kitlelerle buluşma imkânı buluyor. Bana sorarsanız bu dönüşümü bir tehdit olarak değil de bir fırsat olarak görüyorum ben. Hikâye anlatıcılığı her çağda vardı, sadece anlatma biçimimiz değişiyor. Gençler zannettiğimizden çok daha meraklı. Onlara doğru mecralarda, doğru üslupla ulaşırsanız hikâyeleri can kulağıyla dinliyorlar. Ben bazen liselere, üniversitelere gidiyorum. İlk başta mahcup mahcup oturuyorlar ama bir yerden sonra gözlerinin içi parlamaya başlıyor. Çünkü hikâye anlatmak, insana dair bir ihtiyaç. Dijitalleşme bu ihtiyacı yok etmiyor, sadece biçimini değiştiriyor.
Hikâyeler bitmez, İnsan var oldukça anlatacak, dinleyecek, bağ kuracak. Önemli olan anlatıcıların kaybolmaması. Meddahların yer bulamadığı, genç meddah adaylarının eğitilmediği bir ortamda bu sanat zamanla yok olabilir. Ama bir meddahlar sahnesi kurulur, anlatıcılık atölyeleri açılırsa; çocuklar küçük yaşta hikâye dinler, sonra da anlatmaya başlarsa, bu gelenek yeniden doğar. Meddahlık bir gelenek, evet. Ama aynı zamanda bir direniş, bir iyileşme biçimi, bir hatırlama sanatı. Bu yüzden anlatmaya devam edeceğiz. Biz sustuğumuzda sadece bir sanat ölmez, hafızamız da eksilir. Ben istiyorum ki gelecekte bir çocuk, bir sahnede bastonuyla bir karaktere bürünüp anlatmaya başlasın. Çünkü bu sadece bir sanat değil, bir kimlik meselesi. Bizi biz yapan şeyleri unutmamak için, anlatmaya devam etmeliyiz. Dün kahvehanede, bugün sahnede, yarın belki bir ekranın arkasında… Nerede olursa olsun, hikâye anlatıcısı sustuğunda sadece bir sanat değil, bir ruh da kaybolur.”