
Artık bireysel bir seçim olmaktan çıkan “Ev genci” kavramı, toplumsal ve psikolojik boyutlarıyla dikkat çeken karmaşık bir sorun. Mevcut destek mekanizmalarının, yetersiz veya dağınık olduğunu vurgulayan uzmanlar, beceri kazandırmaya yönelik eğitim programları, gönüllülük projeleri, bireysel danışmanlıklar ve bilgilendirici psikoeğitimler gibi destek ağları kurulmasını önerdi.
Ali Esat Adak
Türkiye’de özellikle son yıllarda artan işsizlik, yükselen konut fiyatları ve değişen sosyal beklentiler, gençlerin evden ayrılma yaşını giderek ileriye taşıyor. Artık yaygınlaşan bir şekilde karşımıza çıkan “ev genci” kavramı, 20’li yaşlarında eğitimini tamamlamış ya da tamamlamak üzere olan, işsiz veya güvencesiz çalışan, aktif sosyal yaşamı azalmış, çoğunlukla ailesiyle birlikte yaşayan ve evden dışarı çok çıkmayan, sosyal izolasyon yaşayan genç bireyleri tanımlıyor. Bu durum, sadece bireysel bir seçim olmaktan çıkarak, toplumsal ve psikolojik boyutlarıyla dikkat çeken karmaşık bir sorun yumağına dönüşmüş durumda.
Ülkemizde giderek yayılan “ev genci” kavramı, uzmanların gözünden hem ekonomik ve sosyal bir çıkmazı hem de derin psikolojik yaraları ortaya koyuyor. Psikolog Beyza Öztürk ve Sosyolog Fatma Kuzu, “ev genci” konusunda çarpıcı değerlendirmeler yaptılar.
“Toplumsal cinsiyet rolleri sürece yön veriyor”
Sosyolog Fatma Kuzu, “ev genci” kavramını yalnızca bireysel bir durum olarak değil, toplumsal olguları da içinde barındıran çok katmanlı bir kavram olarak yorumluyor. Sosyolog Kuzu’ya göre bu terim, “eğitimini tamamlamış ancak herhangi bir yerde çalışmayan ve aile evinde yaşamını sürdüren gençler” için kullanılıyor. Ekonomik zorlukların bu durumun ortaya çıkmasında doğrudan etkili olduğuna işaret eden Kuzu, “Üniversite mezuniyetinin artık bir gelecek garantisi sunamaması, birçok gencin mezuniyet sonrası eve dönmesine ya da evde kalmasına yol açıyor. Mezun verilen bölüm fazlalığı, nitelikli eğitimin azalması ve özel sektördeki düşük ücretler gibi yapısal sorunlar, gençleri üretkenliklerini sergileyemeden eve yöneltiyor. ‘Ev genci’ kavramı, bireysel bir seçim değil, işsizlik ve yapısal sorunların bir ürünü olarak değerlendirilmesi gerekiyor” vurgusunda bulundu.
Kültürel açıdan Türkiye toplumunun “çocuğunu koruyan ve sahiplenen yapısının” bunu pekiştirdiğini belirten Kuzu, sözlerine şöyle devam etti:
“Ailelerin, gencin ‘dinlenmesi’ ya da ‘iyi bir işi beklemesi’ gibi durumları olağan karşılaması, maddi destek sağlaması ve karar alma süreçlerinde etkili olmaya devam etmesi bireyin bağımsızlaşma sürecini geciktirebiliyor. Toplumsal cinsiyet rolleri de bu sürece yön veriyor. Kadınlar için evde kalmak geleneksel rollerle örtüşürken, erkekler için çalışmamak ‘tembellik’ veya ‘yetersizlik’ olarak algılanabiliyor. Bu da özellikle erkek ev gençleri için psikolojik baskıyı artırıyor. Ancak son yıllardaki ekonomik kriz, bu rolleri esneterek evde kalmayı kadın ya da erkek fark etmeksizin ortak bir sorun haline getirmiş durumda.”
Varoluşsal boşluk, motivasyon kaybı ve hayata karşı amaç bulamama
Psikolog Beyza Öztürk ise kavramı duygusal, bilişsel, davranışsal ve sosyal süreçleri temel alarak tanımlıyor. Psikolog Öztürk, bu tanıma göre ev gencini, “bireyleşme, kimlik oluşturma ve toplumsal roller üstlenme döneminde olan; ancak çeşitli içsel ve dışsal etmenler nedeniyle bu süreci sekteye uğrayan, sosyal hayattan çekilmiş, gelecek belirsizliği ve kaygısıyla baş etmeye çalışan genç birey” olarak açıklıyor.
“Ev genci” statüsündeki gençlerde görülen duygusal ve zihinsel zorlukların, sosyal izolasyon, geleceğin belirsizliği, üretkenliğin azlığı ve umutsuzluk gibi faktörlerden beslendiğinin altını çizen Öztürk, bu durumun psikolojik iyi oluşu ciddi düzeyde etkilediğini belirterek şu açıklamayı yaptı:
“Gençler, kendileriyle ilgili olumsuz inançlar (başarısızım, beceriksizim) geliştirerek öz farkındalık ve benlik değerlerini azaltıyor. Varoluşsal boşluk, motivasyon kaybı ve hayata karşı amaç bulamama gibi duygular sıkça yaşanıyor.
Ev gencinde depresif duygu durumları, uyku düzensizlikleri ve bilişsel çarpıtmalar sıkça görülüyor. Sosyal ortamlardan uzak kalan bireyler, zamanla iletişim kurmakta güçlük yaşıyor ve sosyal anksiyete, kaçınma gibi sorunlar ortaya çıkıyor. Çalışmama, kendini gerçekleştirememe ve yaşıtlarının gerisinde kalma hissi, yoğun yetersizlik ve değersizlik duygusu yaratıyor. Aile ve çevre baskıları bu duyguları derinleştiriyor. Ayrıca, amaçsızlık, kararsızlık ve ertelemecilik gibi durumlar da sıkça görülüyor. Bunun sonucunda suçluluk duygusu, baskın hale geldiriyor.”
Dijital dünya: Kurtarıcı mı, yalnızlığı derinleştirici mi?
Dijitalleşme ve sosyal medya, ev gençlerinin sosyal çevreleriyle etkileşiminde ikili bir rol oynuyor. Sosyolojik açıdan bunu değerlendiren Kuzu, dijital platformların fiziksel olarak izole olmuş gençler için bir yandan sosyalleşme, kendini ifade etme ve gündemi takip etme imkânı sunarken, diğer yandan bu süreçlerin yüzeysel kalmasına neden olabildiğini belirtti.
Sosyal medyada yalnız olmadığını hisseden ve benzer sorunlar yaşayan kişilerle bağlantı kurarak dayanışma halinde olabildiklerini söyleyen Kuzu, sanal sosyalleşmenin gerçek hayattaki empati, yüz yüze iletişim ve dayanışmanın yerini asla tutmadığını, duygusal bağların daha eksik ve yüzeysel kaldığını kesin bir dille vurguladı. Kuzu, dijital ortamların bazen sorunlardan kaçış alanı olarak görüldüğünü ve bunun psikolojik yalnızlığı daha da artırabildiğine işaret etti.
Dijital dünyanın hem olumlu hem de olumsuz etkileri olduğunu aktaran Öztürk, şunları anlattı:
“Olumlu etkisi, gençlerin coğrafi engelleri aşarak farklı insanlarla bağlantı kurmasına olanak sağlanıyor ve sosyal medya ile oyun platformları aracılığıyla arkadaşlıklarını sürdürebiliyor. Bu platformlar, özgüven ve benlik farkındalığını destekleyerek aidiyet duygusu sağlayabiliyor. Ancak sürekli bu platformlarda vakit geçiren ev genci, zamanla sosyalleşme, empati kurma, beden dili kullanma gibi sosyal becerilerden yoksun kalıyor ve gerçek ilişki kurmakta zorlanıyor. Dijital platformlardaki yüzeysel bağlantılar, sahte bir doyum yaratıyor ve sürekli başarılı görünen profillerle kıyaslama, yetersizlik ve öz değer düşüklüğüne yol açabiliyor. Bu durum, depresyon ve kaygı bozukluklarını besliyor, birey fiziksel dünyadan uzaklaşarak yalnızlığını daha da derinleştiriyor. Psikolojik gelişim aşamasında ailenin, gençlerin özgüven, bağımsızlık, sorumluluk alma ve kimlik gelişimi gibi süreçler üzerinde doğrudan etkileri var. Aşırı koruyucu ebeveyn tutumu, kişide öz yetersizliği, ebeveynlere bağımlılığı, bireyselleşememeyi ve risk almaktan kaçınma davranışlarını artırıyor. Bu durumda ev genci, dış dünyaya adım atmakta zorlanıyor ve konfor alanı olarak evde kalmayı tercih edebiliyor. Aşırı eleştirel ve mükemmeliyetçi ebeveyn tutumun ise özgüvensizliği, hata yapma korkusunu ve erteleme davranışlarını artırıyor. Tutarsız ve dengesiz aile dinamikleri de güvensizlik, kararsızlık ve istikrarsız öz değer yaratıyor, gençler, sınırlarını korumak ve benliğini tanımlamakta zorlanıyor.”
“Ev genci olma, bireysel bir seçim değil, sistemin bir sorunu”
Kuzu, toplumun “ev genci” kavramına yaklaşımının büyük ölçüde olumsuz önyargılar ve kalıplaşmış etiketlemelerden oluştuğuna değinip sözlerine şöyle devam etti:
“Türkiye gibi akademik hayatın, çalışma yaşamının ve üretkenliğin ‘başarı’ ile özdeşleştirildiği toplumlarda, çalışmayan gençler, çoğu zaman ‘tembel’, ‘sorumsuz’ veya ‘iş beğenmeyen’ gibi etiketlere maruz kalıyor. Ev gencinin yaşadığı durum, kişisel bir başarısızlık gibi algılanıyor. Oysa ev genci olma, bireysel bir seçim değil, sistemin bir sorunu. Bu durum, bireyin içine kapanmasına ve yalnızlaşmasına yol açabilir. Son yıllarda sosyal medyada ve gençlik platformlarında bu sorunun toplumsal bir mesele olduğuna dair farkındalık artıyor ve gençler yalnız olmadıklarını görerek dayanışmacı bir dil kurabiliyor.”
Yetersiz destek mekanizmaları ve öneriler…
Her iki uzman da “ev genci” olarak adlandırılan gençlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik mevcut sosyal ve psikolojik destek mekanizmalarının yetersiz veya dağınık bir yapıda olduğunu belirtiyor.
Gençlerin yaşadığı sorunların yapısal olduğunu (eğitim, ekonomi, istihdam) ancak sunulan desteklerin genellikle bireysel çözümlerle sınırlı kaldığına dikkat çeken Kuzu’ya göre, artan üniversite sayısı ile niteliksiz ve plansız bir genişlemenin, her yıl ihtiyaçtan fazla mezun veren bölümlerin işsizlik oranlarını artırdığı yadsınamaz bir gerçek. Gençleri evde kalmaya iten işsizlik, fırsat eşitsizliği ve düşük ücretler sorununun kesinlikle çözülmesi gerektiğini vurgulayan Kuzu, devlet destekli gençlik merkezleri, beceri kazandırmaya yönelik eğitim programları, gönüllülük projeleri ve yarı zamanlı destekli istihdam modelleri gibi somut adımlar atılmasını önerdi. Kuzu, ayrıca, işverenlere genç istihdamını artırmaya yönelik teşvikler sunulabileceğini ve gençlerin yalnız olmadığını hissetmeleri için aktif katılım sağlayabilecekleri alanlar açılması gerektiğini söyledi.
Ev gençlerinin öğrenci ya da çalışan kimliğe tam dahil olamadıkları için sistemli mekanizmaların dışında kalabildiklerini ve onlara özel tanımlanmış bir grup olmadığı için destek bulmanın zorlaştığını belirten Öztürk, belediye, üniversite, gençlik merkezleri veya sosyal hizmet kurumlarıyla birlikte psikolojik destek programları oluşturulup, bireysel danışmanlıklar ve bilgilendirici psikoeğitimler gibi destek ağları kurulabileceğini önerdi. Öztürk, aile içi etkinlikler, seminerler ve rehberlik hizmetleriyle kişiler ve ailelerin bilinçlendirilebileceğini, gençleri sosyalleştirmek ve üretkenliklerini artırmak adına ortak aktiviteler (topluluk buluşmaları, sanat atölyeleri) düzenlenebileceğini anlattı. Son olarak Öztürk, alanında uzman disiplinli bir kadroyla gençlik danışma merkezleri kurulmasının, kişilerin erişilebilirliğini artırarak kapsayıcı ve güvenilir ağlar oluşturacağını dile getirdi.