
Prof. Dr. Özçınar, “İstanbul Ansiklopedisi” dizisinin, seyirciyi düşünsel bir sürece davet ettiğini vurguluyor. Üç kadın karakterin yer aldığı, hikâyeleri “bavul” metaforu etrafında şekillenen dizide “bavul”, geçmişten taşınan yükleri, kültürel kimlikleri ve bastırılmış arzuları simgeliyor.
Rafşan Yağmur Çelik
Kaç tepe, kaç kapı, kaç boğaz, kaç sur?
Kaç hayat, kaç masal, kaç git, kaç dur?
Anlat İstanbul!
Anlatsana İstanbul!
En güzel şehir sen misin?
Her masalı bilir misin?
*Ümit Ünal- Anlat İstanbul
Her masal “bir varmış bir yokmuş” diye başlar ama her masal mutlu sonla bitmez. İstanbul da bir masal gibi anlatılır, sinema ekranlarında… Masallardaki kahramanlar yerini karakterlere bırakır… Karakterler, hayatın kendisi gibi bir akış çizgisiyle ilerler.
Salman Nacar’ın yazıp yönettiği “İstanbul Ansiklopedisi” dizisi, işte tam da bu akışın içinde, bir evin odalarından başlayarak bir kentin sokaklarına ve oradan bir kimlik arayışına uzanan çok katmanlı bir hikâyeyi anlatıyor. Dizi, ismini tarihçi ve romancı Reşad Ekrem Koçu’nun aynı adlı eserinden ilham alıyor.
Merkezinde Zehra, Nesrin ve Aylin’in olduğu bu hikâye, taşra-kent, doğu-batı, gitmek-kalmak, sınıfsal farklılıklar gibi klasik çatışmaları bireysel duygular, kültürel kodlar ve mekânsal anlatılarla iç içe geçirerek sunuyor. Üstelik bunu sadece sosyolojik bir bakışla değil; felsefi, sinematografik ve duygusal boyutlarla ele alıyor.
Zehra’nın içsel sesiyle başlayan dizide İstanbul, bir şehirden fazlası olarak resmediliyor. Bazen bir ev, bazen bir bavul, bazen de kaçmak istenen bir koridor. Karakter şöyle diyor:
“Anne, ben bavul oldum. Arada kalmak, insan olmaktır. Kim tek bir kimlikle tek bir hayat yaşıyor?”
İşte bu cümle, dizinin merkezindeki varoluşsal soruyu ortaya koyuyor: İnsan tek bir yere, tek bir kimliğe ait olabilir mi?
Prof. Dr. Meral Özçınar ile gerçekleştirdiğimiz söyleşide, bu dizinin felsefeyle kurduğu ilişkiyi, karakterler üzerinden açılan etik, mekân, aidiyet, kimlik ve kaçış kavramlarını ayrıntılı bir biçimde konuştuk.
Filmler bizi neden düşündürür?
Prof. Dr. Özçınar’a göre, “Filmler, düşünmeyi kolaylaştıran görsel anlatılardır. Çünkü yaşamın içinden gelen somut imgelerle çalışırlar. Bir kavramı okumak soyutlama gerektirir; oysa film izlemek, o kavramı yaşamın içindeki örnekleriyle hissettirir. Bu yüzden düşündürür. Çünkü o sahnede, o duyguda kendinizi bulursunuz.”
Naçar’ın dizisi de tam olarak bunu yapıyor: Seyirciyi düşünsel bir sürece davet ediyor. Popüler sinemanın yüzeyinden derin bir katmana inişin mümkün olduğunu gösteriyor.
İstanbul Ansiklopedisi’nin merkezinde üç kadın karakter yer alıyor: Zehra, Nesrin ve Aylin. Hikâyeleri “bavul” metaforu etrafında şekilleniyor. Bavul, geçmişten taşınan yükleri, kültürel kimlikleri ve bastırılmış arzuları simgeliyor. Bunu Prof. Dr. Özçınar, “Herkes nereye giderse gitsin, kendi bavulunu da götürür. O bavulda hem tanıdık hem melez bir hikâye vardır” diye açıklıyor.
Dizideki “gitmek mi, kalmak mı?” sorusu, Türkiye’nin birçok bireyinin zihninde yankı bulan temel bir ikilemi işaret ediyor. Kaçış, burada sadece fiziksel değil; aynı zamanda zihinsel ve varoluşsal bir arayış olarak karşımıza çıkıyor.
“Akıntıya kapılmayan, akışta olan”
“Artık eminim ki evinde hissetmenin,evde olmakla pek bir ilgisi yok. Bana koskocaman bir ev verdin İstanbul Ansiklopedisi, bir şehir kadar. Sen dünyamın en özel şeyisin ve ben çok şanslı bir kızım.”
Zehra karakteri, dizinin en dikkat çekici figürlerinden biri. Ne tam olarak muhafazakâr ne de seküler kodlarla tanımlanabilir. Arada kalmışlık onun için bir çıkmaz değil, bir devinim alanı.
Prof. Dr. Özçınar, özellikle Zehra’nın denize atladığı sahneye ilişkin şu vurguyu yapıyor:
“Beresini çıkarıp denize atlaması bir özgürleşme değil, bir varoluş denemesi. Akıntıya kapılmakla akışta olmak farklıdır. Zehra, akışta olmayı temsil ediyor. Bu, çok cesur bir tavır.”
Mekânlar, karakterlerin ruh halleriyle iç içe
Naçar, İstanbul’u yalnızca bir arka plan olarak değil, anlatının asli karakterlerinden biri olarak işliyor. Mekânlar, karakterlerin ruh halleriyle iç içe geçiyor. Prof. Dr. Özçınar, bu mekânsal dili, “İstanbul’un modern ve geleneksel arasında sıkışmış yapısı, karakterlerin de iç dünyalarını yansıtıyor. Yönetmen ezbere değil, hissederek mekân seçmiş” diye yorumluyor.
Politik kültür ve kategorik ezberler
Dizideki karakterler üzerinden seküler-muhafazakâr çatışmasının klişeleşmiş temsillerine başvurulmadan, daha derin bir anlatı kuruluyor. Prof. Dr. Özçınar, bu tercihin önemini, “Hiçbir karakter basitçe kategorize edilemez. Bu da yönetmenin düşünsel bir tutum geliştirdiğini, mikro çatışmalar üzerinden evrensel sorular sorduğunu gösteriyor” sözleriyle açıklıyor.
Naçar’ın dizisi, Orhan Pamuk’un “Babamın Bavulu” metninde olduğu gibi, geçmişle yüzleşmeden özgürleşmenin mümkün olmadığını anlatıyor. Bu bağlamda, “kültürel şizofreni” dediğimiz şey, bireyin aynı anda hem batılı hem yerel kodlarla yaşamaya çalışma arayışı. Bu çatışma, karakterlerin kimlik krizlerine de zemin hazırlıyor.
Duygusal boşlukları doldurma çabası
Dizide metafiziksel sorgulamalara da yer var. Günümüz bireyinin astroloji gibi alanlara yönelmesi, kaldığı duygusal boşlukları doldurma çabası olabilir.
“Dünya, çok adaletsiz bir yer. Birey bu adaletsizliği açıklayamadığında mistik alanlara yöneliyor. Bu da bir tür hayatta kalma stratejisi haline geliyor, olabilir. Gittikçe rasyonelleşen dünyada, aklın ve bilimin daha önemli hale gelmesi gerektiğine inanıyorum” diyen Prof. Dr. Özçınar’ın da vurguladığı gibi, İstanbul Ansiklopedisi, izleyicisini yalnızca bir hikâyeye değil, bir düşünme sürecine davet ediyor. Sinema, burada felsefenin bir uzantısı haline geliyor. Zehra’nın günlüğü, Nesrin’in kaçışı, Aylin’in kalışı; hepsi birer soruya, birer arayışa dönüşüyor.
Bu arayışları düşünürken zihnimde şu metinler yankılanıyor;
“Nereye baksam ya da olup bitenlerden hangisini anlamaya çalışsam bunalıyorum… Hem öyle bunalıyorum ki, çekip gitmek ve bir daha hiç mi hiç dönmemek…”
“Arada yaz kış bahar, dünya dönüyor. Zorluklar varsa arada insansın… Dayat ki yaşadığını anlayasın…”