
Daha iyi yaşam koşullarına kavuşmak için tercih edilen üniversite eğitimi, hiçbir cazibesi kalmadığı gibi dezavantaj oluşturmaya başladı. İş piyasasında gecekondu üniversitelerle birlikte diploma enflasyonu yaşanıyor. Mavi yakalılar, beyaz yakalılardan daha fazla kazanıyor. Üniversitelilerin yaşadığı işsizlik ve düşük maaşlar, sosyal medya paylaşımlarında “Ben neden okudum ki” isyanıyla kendini dışa vuruyor. Ülkemizde artık yeni bir sınıf var: Diplomalı Aylaklar…
Kelime Ata
Türkiye, başını gelecekte hayli uğraştıracak, çok büyük sosyo-ekonomik sıkıntılar yaratacak yeni bir kriz içine girdi. Son 3-4 yıldır yeni yeni konuşulmaya başlanan ancak gerçekte tam boyutları algılanmayan, ülkeyi yönetenlerin de sadece seyretmekle yetindiği bu kriz, üniversite diplomalarının değersizleşmesi ve bunun sonucunda üniversiteli işsiz sayısındaki dehşet verici patlama, iş bulabilenlerin de mavi yakalılara göre daha düşük veya düşüğe yakın ücretle çalışmak zorunda kalması şeklinde özetlenebilir. Sorun o kadar büyümüş durumda ki, artık bir sınıftan söz edilebiliyor; o da “Diplomalı Aylaklar Sınıfı”…
Bir iki ay önce bir genç kız, sosyal medya paylaşımında “Hayatımda ilk defa ‘keşke okumasaydım’ dedim. En fazla 30 Bin TL maaş veriyorlar. A-101’de çalışsam daha fazla gelirim olurdu. Ben neden 4 sene okudum?” dedi ve viral oldu.
Başka bir örnek vermek gerekirse; o da Doç. Dr. Erman Dörterler’e ait. Doç. Dr. Dörterler, “Bugün bir hekim arkadaşım ile sohbet ediyorum. Oğlu, ilk 500 kişi arasına girerek kazandığı Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’nden mezun olmuş. İstanbul’da iş bulmuş aylık 30 bin lira!! Babası da 1+1 ev kiralamış 35 bin lira! Gelse evde dursa daha iyi diyor. Tüm sınıf arkadaşları yurtdışına gitmiş. Artık benim oğlan da gidecek önce dur gitme diyordum. Artık destekliyorum dedi. Gerçekten çok garip anlaşılamaz bir zamandan geçiyoruz. Okumak eğitim almak hiç bu kadar anlamsız olmamıştı” demişti.
Buna benzer deneyim ve gözlemler sosyal medyada sayılamayacak kadar çoğaldı.

Türkiye’nin yoksullukta eşitlenmesi, asgari ücretin ortalama ücret haline gelmesi, üniversitelerin hiçleşmesi dolayısıyla eğitimin toplumsal statüyü iyileştirmenin aracı olmaktan çıkması aslında ilk defa karşılaştığımız bir durum. Çünkü, bugüne kadar eğitim süresi okudukça sosyo-ekonomik koşullar da iyileşiyordu. Dolayısıyla bu kriz, yeni bir kriz ve sorunun ortaya çıkış süreci de çok yakın tarihlerde başlıyor. “Diplomalı Aylaklar Sınıfı” üzerinde yapılan akademik çalışmalar bile yeni başlıyor ve sayıları bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az.
Sorunun temelinde eğitim sistemi, son yıllarda üzerinde çok oynanan yükseköğretim sistemi yani “her ile bir üniversite politikası” bulunuyor. “Her ile bir üniversite politikası”, başka bir ile gitmeden öğrencilerin doğup yaşadıkları kentlerde yükseköğretimlerini tamamlamalarını öngörüyor. Politikanın sadece eğitimle ilgili olmadığını, aynı zamanda bir iktisat politikası olarak da ele alındığını söylemek mümkün. Çünkü, “üniversite açmak, kamu yatırımı” olarak düşünüldüğünden üniversitelerin bulundukları ilin ekonomik gelişmesine, ticari hareketliliğe olumlu katkı sağlayacağı düşünülüyor.
Cumhuriyet’in ilanından 1973 yılına kadar olan 50 yıllık zaman diliminde Türkiye’de toplam 12 üniversite kurulmuştu. İlk vakıf üniversitesi 1984 tarihli İhsan Doğramacı Bilkent Üniversitesi… 1933 yılından 2006 yılına kadar geçen 73 yılda toplam 77 üniversite açıldı; ancak 2006-2011 yılları arasında yani sadece 6 yılda kurulan üniversite sayısı 88… 2011 yılı itibariyle 103 devlet üniversitesi, 62 vakıf üniversitesi, 7 vakıf meslek yüksekokulu ve 10 diğer eğitim kurumu olmak üzere toplam 182 yükseköğretim kurumu bulunmaktaydı. 2024 yılı verilerine göre ise 129 devlet üniversitesi, 75 vakıf üniversitesi, 4 vakıf meslek yüksek okulu olmak üzere toplam 208 yüksek öğretim kurumu var.
Bir yandan yeni açılan üniversiteler diğer taraftan artırılan kontenjanlarla yükseköğretimdeki okullaşmanın yükseldiğini görüyoruz. Örneğin, 2007-2008 öğretim yılında, yüzde 38,19 olan yükseköğretim brüt okullaşma oranı açıköğretimler de dahil olmak üzere 2010-2011 öğretim yılında yüzde 58,44’e çıktı. Öğrenci sayısı ön lisans, lisans ve lisansüstü olmak üzere tüm kademeler için 2010-2011 öğretim yılında 3,7 milyon idi; bu rakam, 2021-2022 öğretim yılında 8,3 milyon oldu. Mezun sayısı 2004 yılında 313 bin iken 2021 yılında 1 milyon 167 bine yükselirken, 25 yaş ve üzerindeki ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora mezunlarının 25 yaş ve üzeri toplam nüfus içindeki oranı 2008 yılında yüzde 9.8 iken 2023 yılında yüzde 24,6’ya çıktı.
Dünyadan ayrışan Türkiye
Yükseköğretimdeki artan okullaşma, işgücü piyasasında da üniversite diplomalıların çoğalması anlamına geliyordu. Eğitim, daha iyi şartlarda ve ücretlerde, daha kolay iş bulmayı gerektiriyordu ama Türkiye’de böyle olmadı. Dünyada kişi başına milli gelirin 1000 dolardan az olduğu ülkelerde yükseköğretimde brüt okullaşma oranı yüzde 15’ten az, milli gelirin 15 bin dolardan fazla olduğu ülkelerde yükseköğretim brüt okullaşma oranı yüzde 50’den fazla idi. Oysa Türkiye, bu genel eğilimin dışına düştü. Kişi başına milli geliri 9200 dolar olduğu halde yükseköğretimde brüt okullaşma oranı yüzde 50’lerin üstünde seyretti. Çünkü, diploma arzı yüksekti ve üniversite diplomasına rağmen yeterli vasıfları taşımayan mezunlar, ya hiç iş bulamadılar ya da çok düşük ücretlerle çalışmaya başladılar. Örneğin, üniversite mezunlarının işsizler içindeki oranının 2004 yılında yüzde 13,1 iken 2022 yılında yüzde 30’ların üzerine çıkması daha fazla eğitim almanın iş bulmayı kolaylaştırmadığını ortaya koymaktadır. Genç işsizliğinin, üniversite ve mezun sayısındaki artışla paralellik göstermesi bu açıdan dikkat çekici görünüyor.
“Ben neden okudum ki”
“Markette çalışsam daha çok kazanırdım. Ben neden üniversite okudum ki” serzenişini çözümleyen akademik çalışmalar fazla değil. Akademi dünyası da konuya yakın zamanlarda eğilmiş durumda. Konuyla ilgili çarpıcı bir makale Araştırmacı Vedat Yılmaz ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Selçuk Gemicioğlu tarafından kaleme alındı. Her iki isim, üniversite mezunu olanlarla olmayanların ortalama saatlik ücret gelirleri arasındaki farkı hesaplıyorlar ve “Yükseköğretim Ücret Primi”ndeki (YÖÜP) değişiklikleri analiz ediyorlar. YÖÜP, üniversite mezunlarının ortalama saatlik ücretinin, lise mezunlarının ortalama saatlik ücretine oranlanmasıyla belirleniyor.

Yılmaz ve Gemicioğlu’nun çalışmasına göre, 2004 yılında YÖÜP değeri 1.52 idi. Yani, üniversite veya üzeri bir dereceden mezun bireylerin ortalama reel saatlik ücretleri lise mezunu bireylerin ortalama reel saatlik ücretlerinden 1.52 kat, yani yüzde 52 oranında yüksekti. YÖÜP, 2004’ten 2010’a kadar sürekli artarak 1.83 değerine ulaştı. Bu, üniversite veya üzeri bir dereceden mezun bireylerin ortalama reel saatlik ücretlerinin yükseldiği anlamına gelmekteydi. Ancak 2014 yılında yüzde 87’ye kadar yükselerek en yüksek değerine ulaşan YÖÜP, 2014’ten sonra azalış trendine girerek 2022’de yüzde 55’e geriledi. Bu gerileme ise daha çok lise mezunu bireylerin ortalama reel saatlik ücretlerinde yaşanan artışlar ve üniversite veya üzeri bir dereceden mezun bireylerin ortalama reel saatlik ücretlerindeki azalışlara bağlı olarak gerçekleşti.
TÜİK Gelir Dağılımı İstatistikleri verilerine göre de eğitim durumlarına göre yıllık ortalama esas iş gelirlerinde, yükseköğretim mezunlarının yıllık ortalama gelirinin bir okul bitirmeyenlerin gelirine oranı 2006 yılında 3,66 olurken, 2009’da 4,71 ile zirveyi yakalıyor. 2023 yılında ise en düşük seviyeye inerek 2,79 olan oran, 2024 yılında 2,91 oluyor.
Yükseköğretim mezunlarının yıllık ortalama gelirinin lise ve dengi okullardan mezun kişilerin gelirine oranı ise 2006 yılında 1,45. 2013 yılında 1,77 ile en yüksek seviyede. 2024 yılında ise bu oran 1,29…
Kamu-özel sektör farkı: Kötü ve kötünün kötüsü
Yüksek Öğretim Ücret Primi (YÖÜP) değerlerinin, kamu ve özel sektördeki seyri de farklılık gösteriyor.
Özel sektörde çalışanlar için YÖÜP 2004’te 1.57 değerini alırken 2009’da 1.62 ile en yüksek değerine ulaşıyor. 2009’tan sonra ise YÖÜP’de genel olarak azalışlar yaşanıyor ve 2022’ye gelindiğinde 1.34 değerine kadar geriliyor. 2009-2022 döneminde YÖÜP’de yaklaşık yüzde 30 puanlık bir düşüş yaşanıyor.
Kamu sektöründe ise 2004 yılında 1.28 olan YÖÜP değeri 2016’da 1.27 değerini alıyor. 2020’de 1.49’a kadar yükselen YÖÜP değeri 2022’de 1.40’a geriliyor. Bu şu anlama geliyor: Özel sektörde çalışan üniversite mezunlarının lise mezunlarıyla arasındaki ücret makası kapanıyor ve işgücü piyasasındaki durumları giderek kötüleşiyor. Ancak özel sektöre göre kamu sektöründe üniversite mezunları lehinde bir iyileşme gözükse bile kamuda da denge bozuluyor. Daha yalın ifade etmek gerekirse, özel sektörde “kötünün kötüsü”, kamuda ise “kötü” bir durum var.
Üniversiteden uzaklaşma ve beyin göçü
Üniversite ve lise mezunları arasındaki ücret makasının daralması nedenlerini Araştırmacı Yılmaz ve Öğretim Üyesi Dr. Gemicioğlu, şöyle sıralıyor:
“2006 yılından sonra üniversite sayısındaki artışın sonucu olarak yaşanan akademik enflasyon yani üniversite diplomalarının değersizleşmesi, yeni açılan üniversitelerin düşük katma değer yaratması ve üniversitelerin daha az seçici davranmasından dolayı mezunların daha az yetenekli ve üretkenliğinin düşük olması.”
Düşük ücret politikasının olumsuz sonuçları da var. Bunlardan biri yükseköğretimin yüksek gelir sağlayacağına dair beklentinin kırılması ve beyin göçünün artması. Nitekim, 2021 yılında 1 milyon 167 bin olan mezun sayısının, 2022 yılında 903 bine düştüğünü görüyoruz. Pek çok araştırmada da tespit edildiği üzere çoğunluğunu mimar, mühendis, akademisyen, hekim, yazılımcıların oluşturduğu iyi eğitimliler de çareyi yurtdışına gitmekte buluyor. Yurt dışına göç edemeyen yüksek eğitimlilerin bir kısmının da düşük ücretlerle çalışmayı reddederek işsiz kalmayı tercih ettiği tespiti yapılıyor.
Sanayiciler: Mavi yakalılar, beyaz yakalılardan daha çok kazanıyor

Süleyman Ekinci
Ostim Sanayici ve İşinsanları Derneği (OSİAD), İçanadolu Sanayici ve İşinsanları Dernekleri Federasyonu Başkanı Süleyman Ekinci’nin aktardığı bilgiler, akademik çalışmalarda elde edilen sonuçların saha bilgileriyle teyit edilmesi anlamına geliyor. Herkesin üniversite okumasının şart olmadığını belirten Ekinci, ama Türkiye’de özellikle anne-babaların “biz sıkıntı çektik onlar çekmesin” mantığı ile öğrencilerin de üniversite diploması aldığında daha kolay iş bulabileceği inancı ile diplomalı işsizler ordusu oluştuğuna dikkat çekiyor. Ekinci, “Şu anda iş piyasasında mavi yakalılar, beyaz yakalılardan daha fazla ücret alıyor. Bir kepçe operatörü, 100 bin lira maaş alırken makine mühendisi 35-40 bin liraya çalışıyor. Bir makine mühendisi 25-30 bin liraya çalışırken vasıfsız eleman 35 bin lira alıyor. Çünkü kepçe operatörü yok ama piyasa makine mühendisiyle dolu. Üstelik çoğunun bitirdiği üniversite iyi bir üniversite değil. Meslek lisesi mezunları, iş piyasasında daha güçlü bir pozisyona sahip” diyor.
Çukurambar, Çayyolu ve Çetin Emeç’te kafe işletenlerin neredeyse tamamının üniversite mezunu olduğunu söyleyen Ekinci, üniversite mezunlarının yetenekleri ve becerileri ile iş piyasasının ihtiyacının paralellik göstermediğini vurguluyor. Gençlerin okudukları branşlarda mesleğini yürütemediklerini, kuryelik, kafe işletmeciliği, tezgâhtarlık gibi hizmet sektörüne geçtiklerini anlatan Ekinci, sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Anne babalar, oğlum/kızım mühendis olsun diyor. Herkesin mühendis olduğu yerde basit tamiri dahi yapacak kimseyi bulamazsınız. Bugün sıvacı yok, boyacı yok, kaynakçı yok. Usta kalmayınca basit bir tamir yaptırmak bile çok büyük paralar ödenmesini gerektiriyor. Üniversite diploma sahibi yapar ama meslek sahibi yapmaz. Eskiden öğrenciler de aileler de meslek liselerini önemserdi ve bu, çocuğun erken yaşlarda meslek edinmesini sağlıyordu. Şimdi üniversiteyi bitirinceye kadar genç, 26-27 yaşına geliyor. Bu yaştaki birinin sanat öğrenme şansı yok ki… Bir başka acı gerçek ise düşük ücretlerden dolayı bir süre sonra çalışmanın anlamsız hale gelmesi. Enflasyonist ortamda bir genç aldığı maaşla, yaşam maliyetlerini mukayese ediyor. Yol parasını, yemek parasını hesaplıyor; evde otururum çalışmam, sanayinin kirini pasını mı çekeceğim diyor.”